Yazılım

Başarısızlık Hikayeleri: Her Hata Bir Derstir

15 Şubat 2026 9 dk okuma 5 görüntülenme

Parlatılmış Başarıların Gölgesinde Kalanlar: Benim Büyük Çuvallamalarım

Saat sabahın 02:30’u. Gözlerimdeki yanma hissi artık kronikleşmiş, kahve kupamın dibinde kurumuş tortular var. Ekrandaki hata mesajı bana, ben ona bakıyorum. O an hissettiğim şey sadece yorgunluk değil; derin bir utanç, yetersizlik hissi ve "Ben bu işi beceremiyorum galiba" korkusu.

Sosyal medyayı, özellikle de LinkedIn’i açtığınızda ne görüyorsunuz? "Harika bir lansman yaptık!", "Yatırım turunu tamamladık!", "Ekibimiz büyüyor!", "Mükemmel kod yapımız..." Herkesin hayatı, herkesin kariyeri sanki pürüzsüz bir otobanda, üstü açık bir arabayla gün batımına sürülüyormuş gibi. Kimse o arabanın motorunun hararet yaptığını, lastiğinin patladığını ya da bazen şoförün yolu kaybettiğini anlatmıyor. Ama hadi dürüst olalım; gerçek hayat bu değil. Yazılım dünyası hiç değil.

Ben Buğrahan. 2005'ten beri klavye başındayım. Bugün Pixel Lab® ile gurur duyduğum işler yapıyor, ormanda huzurlu videolar çekiyor olabilirim. Ama buraya gelene kadar o kadar çok duvara tosladım, o kadar çok "bu proje kesin tutar" deyip yerin dibine çakıldım ki... Bugün, o parıltılı başarı hikayelerini bir kenara bırakıp, madalyonun diğer yüzünü, karanlık tarafını konuşmak istiyorum. Çünkü biliyorum ki, sizi asıl büyütecek olan şey kazandığınız ödüller değil, o hata mesajlarıyla boğuşurken döktüğünüz terlerdir.

"Dünyayı Değiştirecek" O Projenin Sessiz Ölümü

Yirmili yaşlarımın başındayım. Aslan burcunun verdiği o "ben her şeyi yaparım" özgüveni tavan yapmış durumda. Aklımda bir fikir var; e-ticaret ile sosyal medyayı birleştirecek, o zamanlar piyasada olmayan (veya benim öyle sandığım) devrimsel bir platform. Kodlamaya başladım. Ama ne başlamak...

Bir yazılımcının düşebileceği en büyük tuzağa, en bodoslama şekilde düştüm: Aşık olduğum şey problem değil, yazdığım koddu.

Kullanıcının neye ihtiyacı var? Pazarın durumu ne? Rakipler ne yapıyor? Bu soruların hiçbirini sormadım. Sadece "mükemmel" bir mimari kurmak istiyordum. Framework kullanmak yerine (ki o zamanlar seçenekler bugünkü kadar bol değildi ama yine de vardı), "Ben daha iyisini yazarım" diyerek kendi framework'ümü yazmaya kalkıştım. Evet, yanlış duymadınız. Sırf egomu tatmin etmek ve "saf kod" yazmak adına, tekerleği yeniden icat etmeye karar verdim.

Altı ay boyunca odamdan neredeyse hiç çıkmadım. Arkadaşlarım dışarı çağırıyor, gitmiyorum. Ailem yemek getiriyor, ekran başından kalkmıyorum. Kendimi bir dahi gibi hissediyordum. Veritabanı yapısını o kadar karmaşık ve "esnek" tasarlamıştım ki, bugün baktığımda o diyagramın içinde ben bile kayboluyorum.

Sonuç ne oldu dersiniz? Projeyi yayına aldım. Büyük bir heyecanla istatistik ekranını açtım ve beklemeye başladım. Bir gün geçti, beş gün geçti, bir ay geçti. Siteye giren tek kişi bendim, bir de zorla link attığım birkaç arkadaşım. Kimse sistemi anlamamıştı. Arayüz o kadar karışık, süreçler o kadar uzundu ki, insanlar üye olmaya çalışırken vazgeçiyordu. Üstelik yazdığım o "mükemmel" framework, ilk ciddi yük testinde (kendi yaptığım botlarla) patladı.

O proje, sunucu parasını bile ödeyemeden kapandı. O altı ay, çöp olmuştu. O anki hayal kırıklığımı tarif etmem imkansız. Kendimi dünyanın en başarısız yazılımcısı gibi hissetmiştim. Ama bugün Pixel Lab®'da bir müşterimle konuşurken "Basitlik en büyük karmaşıklıktır" diyebiliyorsam, bunun sebebi o gün yediğim tokattır. O başarısızlık bana şunu öğretti: Kod, bir amaç değil, bir araçtır. İnsanların hayatını kolaylaştırmıyorsa, ne kadar "clean code" yazdığının hiçbir önemi yok.

Veri Kaybı ve Soğuk Terler: Yedeklemenin Önemi

Bir diğer travmam ise serbest (freelance) çalıştığım dönemlere dayanıyor. Küçük/orta ölçekli bir işletme için stok takip sistemi yazmıştım. Müşteri memnun, her şey tıkırında işliyor. Ben de kendimden eminim, sistem "asla" hata vermez diye düşünüyorum. O kadar eminim ki, otomatik yedekleme sistemini kurmayı "haftaya hallederim" diyerek ertelemişim. O "hafta" hiç gelmedi.

Bir sabah telefonum çaldı. Müşteri panik halinde, sisteme giremediklerini söylüyor. Sunucuya bağlandım ve o korkunç manzarayla karşılaştım: Disk arızası. Veritabanı dosyaları bozulmuştu (corrupt). O an sırtımdan aşağı inen o soğuk teri hala hissederim. Müşteriye "Yedeklerden döneceğiz" diyemedim. Çünkü en son aldığım manuel yedek 15 gün öncesine aitti.

İki haftalık stok hareketi, faturalar, giriş-çıkışlar... Hepsi buhar olup uçmuştu. O günü nasıl kurtardığımı, müşterinin öfkesini nasıl göğüslediğimi ve günlerce uyumadan kağıt üzerindeki verileri sisteme nasıl tekrar işlediğimizi anlatmak bile istemiyorum. O süreçte sadece teknik bir hata yapmamıştım; profesyonel bir ihmalkarlık yapmıştım.

Bu olay, benim iş disiplinimi kökten değiştirdi. Bugün bir projeye başladığımda ilk kurduğum yapı kodun kendisi değil, yedekleme ve felaket kurtarma senaryolarıdır. Başarısızlık hikayeleri sadece teknik yetersizlikten değil, bazen aşırı özgüvenin getirdiği körlükten de doğar. O gün o verileri kaybetmeseydim, bugün güvenlik ve veri bütünlüğü konusunda bu kadar takıntılı (veya titiz diyelim) olmazdım.

Doğaya Kaçış ve Hataları Kabullenmek

Bu tür kriz anlarında, bilgisayarın fişini çekip kendimi doğaya atma isteğim hep bir kaçış gibi görünürdü başlarda. "Sorunlardan kaçıyorsun Buğrahan" derdim kendime. Ama zamanla anladım ki, orman bir kaçış değil, bir yüzleşme alanıymış.

Bisikletimle uzun bir rotaya çıktığımda veya kamp ateşini izlerken, zihnimdeki o gürültü susuyor. Doğada "hata" kavramı çok farklı işliyor. Bir ağaç fırtınada dalını kaybederse küsüp büyümeyi bırakmıyor. O yara yerinden yeni filizler veriyor, gövdesi daha da kalınlaşıyor. Vahşi yaşam belgeselleri kurgularken de bunu görüyorum; bir aslan avını kaçırdığında depresyona girmiyor, bir sonraki av için stratejisini değiştiriyor.

Yazılım dünyasındaki hatalarım da benim dallarımın kırılmasıydı aslında. O "patlayan" projeler, o kaybedilen veriler, o uykusuz geceler... Hepsi beni daha dirençli, daha öngörülü ve daha "insan" bir yazılımcı yaptı. Artık hata yapmaktan korkmuyorum; aynı hatayı iki kez yapmaktan korkuyorum.

Mükemmelliyetçilik Tuzağından Çıkış

Özellikle genç meslektaşlarımda veya kendi işini kurmaya çalışan girişimcilerde gördüğüm en büyük sorun bu: Mükemmeliyetçilik. "Her şey kusursuz olmadan yayınlayamam", "Bu kodda refactoring yapmam lazım", "Tasarım tam içime sinmedi"...

Beni dinleyin; mükemmel, iyinin düşmanıdır. Benim o altı ay uğraşıp batırdığım projeyi hatırlayın. Eğer ben o projeyi birinci ayında, hatalarıyla, eksikleriyle, belki çirkin bir tasarımla ama "çalışır" bir vaziyette insanlara sunsaydım, belki de geri bildirim alıp rotayı düzeltecektim. Başarısız olmaktan o kadar korkuyoruz ki, hiç denememeyi veya sonsuza kadar hazırlık yapmayı tercih ediyoruz.

Yanlış kararlar almak, sürecin bir parçasıdır. Hatta iddialı bir şey söyleyeyim; hiç yanlış karar almadıysanız, muhtemelen yeterince zor veya yenilikçi bir şey üzerinde çalışmıyorsunuz demektir. Konfor alanınızda, bildiğiniz sularda yüzüyorsunuzdur.

Tecrübe Dediğimiz Şey: Yediğimiz Kazıkların Toplamı

Eskiler "Tecrübe, hayatta yediğin kazıkların bileşkesidir" derler. Ne kadar doğru. Bugün Pixel Lab®'da bir müşteriye "Bunu mikroservis ile yapmayalım, monolitik başlayalım" diyorsam, bu akademik bir bilgiden değil, zamanında gereksiz yere mikroservis kullanıp projenin bakım maliyetini arşa çıkardığım ve o projenin altında ezildiğim içindir.

SQL Injection hakkında bir yazı yazabiliyorsam, zamanında yazdığım güvensiz bir kod yüzünden sitemin hacklenip ana sayfasına garip müzikler çalan bir index atılmasının verdiği utancı yaşadığım içindir. (Evet, bu da oldu. 2007 civarıydı, o an bilgisayarı camdan atmak istemiştim.)

Yola Devam Etmek İçin Düşmek Gerek

Bu yazıyı neden yazdım? Çünkü ekranın arkasında her şeyi bilen, hiç hata yapmayan bir "uzman" profili çizmek çok kolay. Ama samimiyet bu değil. Ben, 1990 doğumlu, doğayı seven, kod yazan ama aynı zamanda hata yapan, düşen ve her seferinde üstünü silkeleyip kalkmaya çalışan Buğrahan'ım.

Eğer şu an bir projeniz başarısız olduysa, bir sınavdan kaldıysanız veya iş yerinde büyük bir pot kırdıysanız; derin bir nefes alın. Dünyanın sonu değil. Aksine, şu an gelişimin en ham, en gerçek evresindesiniz. O hatayı alın, inceleyin, nedenini anlayın ve cebinize koyun. O artık sizin en değerli sermayeniz.

Ben hala hata yapıyorum. Belki bu yazıda bile bir imla hatası vardır veya anlatım bozukluğu yapmışımdır. Belki YouTube kanalım için kurguladığım son videoda renk ayarını tutturamamışımdır. Ama sorun değil. Çünkü her hata, bir sonraki adımın daha sağlam basılacağının garantisidir. Önemli olan o hataya takılıp kalmak değil, dersi alıp pedala basmaya devam etmektir. Tıpkı ormanda, yokuş yukarı bisiklet sürerken olduğu gibi; durursanız düşersiniz, ama pedallamaya devam ederseniz zirveye ulaşırsınız.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu siz yazın!

Yorum Yaz

E-posta adresiniz yayınlanmayacaktır.
0 / 2000